Turkiye cumhuriyeti devleti’ nin sosyal devlet kavramindaki yeri nadir?

Sosyal devlet kavramı bundan yaklaşık olarak bir asır önce ortaya çıkmış ve literatüre girmiş bir kavramdır. Ortaya çıkışının ardından sosyal devlet kavramı, sosyal, ekonomik ve politik hayatta sıkça


telaffuz edilmeye başlanmış ve özellikle de 1970lerden sonra gündemden düşmemeyi başarmıştır.1982 anayasasının 2.maddesindeki “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir”,ilkesi ile de anayasamıza girmiştir. Anayasamıza girerek cumhuriyetin nitelikleri arasında gösterilen sosyal devlet kavramı nedir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti acaba anayasasına koyarak tüm hukuki uygulamalarda temel ölçü olarak almayı taahhüt ettiği sosyal devlet kavramının neresindedir? Bu çalışmada sosyal devlet kavramının(sozialstaat , welfare state , Etat providence) içeriği ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sosyal devlet ya da refah devleti tanımındaki yeri tartışılacaktır.
2-SOSYAL DEVLET KAVRAMI
Sosyal devlet ya da refah devleti nedir? Sosyal devleti tam olarak anlatan kapsamlı bir tanım bulunmamaktadır. Genel olarak literatürde yer alan tanımlar, sosyal devleti, ya amaçları ya da araçlarına dayalı olarak açıklamakta ve kapsanan amaç ve araçlardaki farklılık genel kabul gören tam bir sosyal devlet tanımına ulaşmayı engellemektedir. Bununla birlikte gerek amaçlara, gerekse araçlara dayalı olarak yapılan mevcut tanımların, sosyal devlet hususunda oldukça açıklayıcı bilgiler verdiği de görülmektedir. Boğucu detaylara girmeden bir sosyal devlet tanımını şu şekilde yapabiliriz: Sosyal Devlet klasik liberal demokrasinin ekonomik ve siyasal temellerini değiştirmeden sosyal güvenliğin sağlanması, işsizliğin önlenmesi, emeğiyle yaşayanların korunması ve yaşam düzeylerinin yükseltilmesi yoluyla sosyal eşitsizlikleri giderme işlevini yüklenen devlete denir. Sosyal devlet kavramı, Kapitalizmin getirdiği sosyal dengesizlik ve sosyal adaletsizliğe emekçi sınıflardan gelen güçlü tepkinin sonucu 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Sosyal devlet kavramı daha çok kara Avrupa'sına aittir.Sosyal bakımdan zayıf sınıflara yardım ederek sosyal adaleti ve insan onuruna yaraşır bir yaşam düzeyini sağlama fikrini savunur ve devlete bunları bir ödev olarak yükler. Ergun Özbudun ise sosyal devleti;“devletin sosyal barışı ve sosyal adaleti sağlamak amacıyla sosyal ve ekonomik hayata aktif müdahalesini gerekli ve meşru gören bir anlayış” olarak tanımlamaktadır. Ergun Özbudun’un yapmış olduğu tanıma bakıldığında göze çarpan en belirgin kimilerine göre ise radikal ayrım “devletin müdahalesini meşru ve gerekli” görmesidir.Bu tanım çoğu otoriteler tarafından tartışma konusu olmuştur.Tartışılan asıl detay ise sosyal adaleti tesis etme adına devlete “müdahale etme yetkisini” kimin verdiğidir. Bir başka kaynakta da yurttaşların toplumsal (sosyal) durumlarıyla, refahlarıyla ilgilenen ve yurttaşlara asgari bir yaşam düzeyi sağlayan devlet olarak tanımlanmaktadır. Tanımları ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım ortaya çıkan ortak sonuçta halkın sosyal refahını ve adaletini temin etme görevinin devlete yüklenmiş olduğu görülecektir.
3-SOSYAL DEVLET KAVRAMININ TARİHSEL SERÜVENİ
Sosyal devlet kavramını açıkladıktan sonra tarih içerisindeki serüvenine bakmakta fayda olacaktır. Çünkü sosyal devletin tarihsel gelişimi bilinmeden bugünü anlaşılamaz. Sosyal devlet kavramı aslında ondokuzuncu yüzyılda mevcut olan “jandarma devlet” kavramının tam tersi bir anlayıştır. Jandarma devlet kavramının esin kaynağı liberal felsefedir. Liberal felsefeden beslenen jandarma devletin asli vazifeleri ülkeyi dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı savunmak, halkının güvenliğini teminat altına almak ve adalet mekanizmasını işlettirmektir. Jandarma devlet anlayışına göre devlet yurttaşlarının güvenliğini sağlamakla mükelleftir ama bu mükellefiyet yerine getirilirken yurttaşlara müdahale edilemez. Jandarma devlet anlayışına göre, devletin ekonomik ve sosyal hayata müdahalesi sadece gereksiz değil, aynı zamanda ekonominin doğal kanunlarının işleyişini bozacağından zararlıdır da. Batı toplumlarında jandarma devlet anlayışı ortamında sanayileşme büyük ölçüde gerçekleştirilmiş, ama bunun yanında önemli sosyal sorunlar ortaya çıkmış, gelir ve servet eşitsizlikleri artmış, sınıf çatışmaları yoğunlaşmıştır. Bu durum karşısında Batı toplumları, klasik jandarma devlet anlayışını terk ederek gerekli sosyal tedbirleri almaya başlamışlardır. Bu anlamda sosyal devlet, giriş kısmında Ergun Özbudun’un tanımında da verildiği gibi, “devletin sosyal ve ekonomik hayata müdahalesi yoluyla, sınıf çatışmalarını yumuşatan ve millî bütünleşmeyi sağlamaya çalışan bir devlet anlayışıdır” .Batı toplumlarının karmaşalar karşısında klasik jandarma devlet anlayışını terk etmeleri ve hemen akabinde de sosyal tedbirlere müracaat etmeleri ile sosyal devlet de ortaya çıkmıştır.Sosyal devlet kavramını Batı toplumlarının baş edemediği zaruretler ortaya çıkarmıştır.Diğer bir ifadeyle sosyal devlet kavramının doğuşu tamamen fıtri bir seyir içerisinde olmuştur.Çünkü, sosyal devlet, liberalizmin 20. yüzyılın ikinci yarısında ulaştığı dönüm noktasında, kendini devam ettirebilme çabalarının bir ürünüdür. Liberal felsefedeki "minimal devlet" ve "sınırlı devlet" anlayışı kendi içinde bir dönüşüm geçirerek "sosyal devlet" aşamasına ulaşmıştır. Bu nedenle sosyal devlet anlayışında, liberal felsefenin öngördüğü devlet anlayışı temel ilke ve kurumları itibariyle korunmuş; sadece, değişen siyasal, ekonomik ve sosyal koşullara uyum sağlayabilmek için gerekli değişiklikler yapılması söz konusu olmuştur.
4-SOSYAL DEVLETİN TEMEL ÖZELLİKLERİ
Sosyal devletin siyasi rejimi demokrasidir. Sosyal devlette, liberal devletin siyasal iktidar anlayışı, siyasi temsil, eşit ve genel oy hakkı, kuvvetler ayrılığı, vb. kurumları korunur. İktidarın sahibi halktır. Halkın, halk için halk tarafından yönetimi esastır. Bununla birlikte, sosyal devlet, yeni görevler ve işlevler üstlenmekte; demokratik kuralların sosyal ve ekonomik hayatta da geçerli olması için çaba harcamaktadır.
Sosyal devlet, aynı zamanda bir hukuk devletidir. Bu nedenle, adaletli bir hukuk düzeni kurmak, sosyal devletin temel görevidir. Dolayısıyla; “demokratik bir hukuk devleti” olan sosyal devletin her türlü karar ve eylemlerinin; siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel vb. bütün alanlarda anayasa ve yasalarla belirlenmiş hukuk kuralları çerçevesinde, demokratik sürecin kural ve kurumlarına uygun şekilde gerçekleşmesi zorunludur. Böylece öncelikle, demokratik bir hukuk devleti olan sosyal devletin, bir yandan kendi karar ve eylemlerinde demokratik ve hukuka saygılı bir davranış biçimi sergilemesi beklenmekte, diğer yandan vatandaşların da siyasal alandaki hak ve özgürlüklerini tam anlamıyla tanıması ve bu hak ve özgürlüklerin bireyler için işlevsel açıdan anlamlı olmasını sağlaması istenmektedir.
Esasen sosyal devlet anlayışının benimsenmesinde temel hareket noktalarından birisi, bireylere eşit ve genel oy hakkı, seçme ve seçilme, düşünce, inanç, parti kurma ve partilere katılma gibi bireysel politik hak ve özgürlüklerin tanınmasının siyasal demokrasiyi tam anlamıyla gerçekleştirmek için yeterli olmadığı şeklindeki düşüncelerdir. Duman bu hususu şöyle belirtmektedir: "Bir ülkede demokratik düzeninin gerçek anlamıyla hâkim olması için, siyasal temsil, sosyal ve ekonomik olgu ve gerçekleri yansıtmalıdır. Eğer, tüm toplumsal sınıf, katman ve kümelerin siyasal temsilin oluşmasına etkin biçimde katılımı sağlanmazsa, devlet bu kesime yönelmez, görevler üstlenmez, görevlerini yerine getirmez." (Duman, 1997, 23) Bu ise, açıkça demokrasinin ruhuna aykırıdır. Göze de demokrasinin, bir siyasal kavramı, bir yönetim biçimini belirtmekle birlikte, daha genel olarak "insanlar arasındaki tüm ilişkilerde uygulanması gerekli bir temel ilke" olduğunu ifade etmektedir (Göze, 1995, 18). Konuya bu şekilde yaklaşıldığında sosyal demokrasinin hayati bir önem taşıdığı söylenebilir.
Sosyal devlet, bu doğrultuda, demokratik uygulama ve ilkeleri yalnız siyasal alanda değil sosyal ve ekonomik alanda da geçerli kılma çabasındadır. Sosyal ve ekonomik demokrasi; halkın halk tarafından halk için yönetiminin sosyal ve ekonomik alana da uygulanmasını sağlayarak, kişilerin hem üretici hem de tüketici olarak ekonomik alanda karar alma sürecine katılmalarını gerçekleştirecektir. Diğer bir ifadeyle, sosyal devlet anlayışında, bir yandan siyasal demokrasi vasıtasıyla bireylerin siyasal hak ve özgürlüklerini korumak, diğer taraftan da bireylere ekonomik ve sosyal haklar sağlamak vasıtasıyla siyasal demokrasiyi tam olarak işletmek amaçlanmaktadır.
5- SOS DEVLETTE HAK VE ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞI
Sosyal devlet, liberal felsefeye bağlı devletin hak, özgürlük ve eşitlik anlayışını korur. Ancak, temel hak ve özgürlüklerin sosyal ekonomik haklar ve özgürlüklerle tamamlanmasına çalışır. Sosyal devlet anlayışında hukuki ve siyasal eşitlik kuralının da fırsat eşitliği ilkesi ile gerçek hayata geçirilebileceği düşüncesi kabul görmektedir. Sosyal haklar, devletin bireylere sosyal alanda tanıdığı hakları ifade etmektedir. Göze, modern anayasalarda yer verilen sosyal haklardan yola çıkarak sosyal hakları üç başlık altında toplamaktadır (Göze, 1995, s. 103-107):
1. Beden ve ruh sağlığı içinde yaşama hakkı: Herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşama hakkı vardır. Devlet, vatandaşlarının beden ve ruh sağlığı içinde insanca yaşamasını sağlamakla yükümlüdür. Bu kapsamda devlet; anayı, çocukları, gençleri, yaşlıları, sakatları, çalışamayacak durumda olanları korumakla yükümlüdür. Herkesin sağlıklı meskenlerde barınma hakkı vardır. Herkesin yoksulluk ve gelecek korkusundan kurtulma, dolayısıyla devletin sosyal güvenliği sağlama görevi vardır. Devlet kişinin bugününü, yarınını, güven altına alacak, mesleki, fizyolojik ve sosyo-ekonomik riskten ötürü kazancı sürekli ya da geçici olarak kesilen kimselerin geçimini sağlayacak sistemler oluşturacaktır.
2. Kişinin fikri gelişmesiyle ilgili sosyal haklar: Herkesin eğitim ve öğretim görme yani fikri ve manevi değerlerini geliştirme hakkı vardır.
3. Çalışma hayatına ilişkin sosyal haklar: Herkesin çalışma hakkı, çalışma özgürlüğü ve çalışma ödevi vardır. Sosyal devlette çalışma hakkı, yardım alma hakkının uzantısı olmaktan çıkmış ve çalışanların sahip olduğu haklardan biri olmuştur. Çalışma herkesin hakkıdır, çünkü çalışma herkesin ödevidir. Kişinin çalışma ödevi vardır, çünkü devletin yurttaşların çalışmasına ihtiyacı vardır; çalışma hakkı vardır, çünkü kişi ancak çalışarak gerçek güvenliğe kavuşur ve maddi-manevi gelişmesini gerçekleştirir. Kişinin yararlı ve verimli bir işte çalışma hakkı, onun güvenliğini sağlar ve onu gelecek endişelerinden kurtarır. İnsanın onurunu korur ve onu yaşayabilmek için başkalarının yardım ve sadakasını beklemekten kurtarır. Ancak çalışma hakkı tanınması çalışanı yoksulluktan kurtarmak için yeterli olmayacak, bunun yanında çalışma hayatına ilişkin çeşitli düzenlemeler yapılması da gerekecektir. Çalışma hayatına ilişkin bu düzenlemeler ise esas olarak çalışma yaşı, yapılan işe uygun adaletli bir ücret elde edilmesi, kişilerin yaşına, cinsiyetine, gücüne uymayan işlerde çalışılmasına izin verilmemesi, dinlenme, ücretli hafta ve yıllık izin hakkı, çalışma saatlerinin belirlenmesi gibi düzenlenmeleri kapsamaktadır.
6-TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN SOSYAL DEVLET KAVRAMINDAKİ YERİ
Sosyal devlet kavramı ve içeriği ile detaylı bilgilerden sonra; sosyal devlet olgusunun çıkış noktası olan Avrupa’da hangi oranda gerçekleştiğine bakıp akabinde de ülkemizde ne oranda gerçekleştiğini görmek daha faydalı olacaktır.
Sosyal devletin öncelikle hedeflediği toplumsal hedefler; belirli bir sosyal güvenlik düzeyi, sağlık ve refah hizmetlerinden serbestçe yararlanma, belirli bir yaşa kadar eğitim olanağı, asgari bir gelir düzeyi ve konut yardımlarıdır. Özetle, refah devletinin gelişmiş amaçları açısından da belirli ve önemli başarılar elde ettiğini kabul etmek daha doğru görünmektedir. Bu amaçları ve başarılanları dört grupta şöyle toplayabiliriz. İlk olarak yoksulluğun tümüyle ortadan kaldırılmasa da azaltıldığı açıktır. Bu açıdan Orta ve Kuzey Avrupa ülkelerinin daha başarılı olduğu da görülmektedir. Eşitlik belki sonuçlarda eşitlik anlamında gerçekleşmiş değildir; ancak daha geniş bir sosyal eşitliğin gerçekleştiğini de kabul etmek gerekmektedir. Yalnız ücretliler, yalnız gelir ve güvence açısından değil, azınlıklar, kadınlar, özürlüler gibi çeşitli nedenlerle toplumsal ayırımcılıkla karşılan ve toplumdaki olanaklardan eşit bir biçimde yararlanamayan gruplar için getirilen önlemler ve eşitlik sağlayıcı politikalarla de refah devletinin önemli bir gelişme boyutu kazandığını görüyoruz. Yine bu politikaların refah devleti niteliğini ciddiye alan ülkelerde daha geniş bir uygulamaya dönüştüğü açıktır. Üçüncü olarak, refah devletinin insan kaynağına yaptığı yatırımlar açısından belirli bir başarı sağladığını söylemek gerek. Gerek zorunlu eğitim, meslek eğitim ve sonra da yeniden eğitim çabasıyla, gerek sağlık hizmetleriyle refah devleti hem toplum bireyleri için belirli bir fırsat eşitliği sağlamakta, hem insan kaynağının kalitesinin yükselterek işgününün verimliliğinin arttırmaktadır. Bunda da önemli bir başarı sağladığı yadsınamaz. Refah devletinin, dördüncü olarak da, toplum bireyleri için ekonomik belirsizliği azaltarak bir gelecek güvencesi yarattığı söylenebilir. En başta sosyal güvenlik sistemi olmak üzere, refah devleti asgari bir geçim standardını da güvence altına alarak daha güvenlikli bir toplum yaratmaktadır. Diyebiliriz. Tüm bunlar dikkate alındığında refah devletinin oldukça başarılı bulmak mümkündür.
Yukarıdaki bölümde sosyal devletin Avrupa’da gerçekleşme boyutu özetle verilmeye çalıştı. Peki, ülkemizde sosyal devlet hangi oranda hayata yansımıştır? Öncelikle hak ve özgürlükler noktasından olaya bakmakla başlayalım.
1923 yılında kurulan ve 2008 yılına girdiğimiz şu günlerde neredeyse bir asra yaklaşan 85 yıllık mazisi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne yazık ki hak ve özgürlükler konusunda bırakın sosyal devlet normlarını; en basit ifade ile dahi sınıfta kalmıştır. Devlet tarafından “bahşedilen”hak ve özgürlükler ne büyük utançtır ki hep bir dış dayatma ile verilmiştir. Başka bir ifade ile halk düşünülerek değil; uluslar arası arenada belli kazanımlar için bu hak ve özgürlükler “mecburiyetten” halka verilmiştir. Örneğin çok partili sisteme ihtiyacımız olduğu için değil; NATO’ya girebilmemiz için müsaade edilmiştir. Osmanlı Devleti’nin yıkılışının ardından kurulan devlete, halkın kendi kendisini idaresi anlamına gelen “cumhuriyet”devleti denmiştir ama ne acıdır ki halkın kendi kendisini temsil etmesine fırsat verilmemiş ve yıllarca tek parti iktidarı ile ülke adı “cumhuriyet” dahi olsa diktatörlük ile yönetilmiştir. Tarihin tozlu sayfaları arasından isterseniz günümüze;2008e gelelim. Günümüz ile cumhuriyetin ilk yıllarını kıyasladığımızda inkârı mümkün olmayan bir gelişmenin varlığından bahsedebiliriz ama yine ne yazık ki bu gelişmeler yeterli ve istenen düzeyde değildir. Özellikle fikir hürriyeti ve özgürlükler noktasında sosyal bir devletin minimal gereksinimlerinin bile çok gerisindeyiz. Resmi ideolojinin dışındaki her fikre şüpheli bakıldığı ve kılık-kıyafet özgürlüğünün tek taraflı anlaşıldığı bir demokrasi anlayışı ile yolumuza devam ediyoruz. Özellikle Kürtçe’nin Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde yine bir mecburiyetten dolayı serbest bırakılması ne yazık ki 2000li yıllarda yine bizleri utandıran tablolar arasında yer almaktadır. Oysaki her ferdin bireysel hakkı olarak anadilini konuşma hakkı vardır ve bu hak bireye doğuştan verilmiş bir haktır. Sosyal devlet merceği ile hak ve özgürlükler perspektifinden ülkemize baktığımızda karşımıza çıkan tablo olması gerekenin çok altındadır.
Sosyal devlet aynı zamanda bir hukuk devletidir. Türkiye Cumhuriyeti 1982 anayasasında da “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir”,şeklinde ifade edildiği gibi acaba Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir hukuk devletimidir? Hukuk devletinde her kurumun hesap verilebilirliği vardır; yani milletin teşkilatlaşmış halini ifade devlet ve onun organları olan kurumlar şeffaf olmalı ve hesap verebilmelidir. Ülkemizde hesap verilebilirlik sadece belli kurumlarla sınırlıdır. Hukuk devleti olduğunu halkı ile 1982 yılında yaptığı sözleşme gereği taahhüt eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli İstihbarat Teşkilatı… gibi bazı gelenekçi kurumlar ne yazık ki hesap verilebilirlikten şuan itibari ile uzaktırlar. Oysaki hukuk devletinde tüm kurumlar halkın emrindedir ve halka hesap vermek zorundadırlar. Ayrıca hukuk devletinin adli mekanizmaları tamamen adaleti eşit dağıtma fonksiyonunu ifa ederler. Yani; hukuk devletinde adalet önünde herkes eşittir. Adli mekanizma adaleti tesis etmekle mükelleftir. Adli mekanizmaların, devletle ferdin karşı karşıya geldiği durumlarda ferde karşı devleti koruma gibi bir görevleri yoktur; aksine ferdi devlete karşı savunarak korumalıdır.Yakın tarihimizin belki de yüzkarası sayılacak olan Şemdinli Olayı’nı hatırlayacak olursak adli mekanizmanın halka karşı devleti nasıl koruduğunu çok açık ve net olarak görebiliriz.Adli mekanizma Şemdinli Olayı’nda devletten yana tavır sergilemiş ve yine devleti koruma dürtüsünün önüne geçip adil olamamıştır.
Çalışma hayatı alanında da ülkemizde sosyal hayat standartlarının yakalandığını söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Ücret dağılımındaki adaletsizlik, çalışma şartlarının iyileştirilememiş olması, sosyal güvenlik şemsiyesinin kapsama alanının darlığı, mesai kavramı… vb gibi sorunlar çalışma hayatında sosyal devlet standartlarının çok altında olduğumuzun bariz delilleridir.Örneğin beş yıllık ağır bir mühendislik eğitimi alan bir mühendis aynı fabrikada çalışan ilkokul mezunu ve tek işi şalter indirip kaldırmak olan bir işçiden az maaş almaktadır(ülkemizde devlete ait şeker fabrikaları,il özel idareleri,TCDD…bunlara örnektir).Ayrıca ekonomik kaygılardan dolayı işçilerin daha fazla ücret alma uğruna sosyal güvenlik istememeleri ve işverenlerin de buna göz yumması ayrı bir sorundur.Çalışma hayatında sosyal devlet standartlarının altında olduğumuz aşikar bir gerçektir.

Kısacası; devletin asli fonksiyonlarını tam olarak yerine getirememesi ve milli savunma, emniyet, adalet, temel sağlık, temel eğitim ve altyapı gibi alanlara yeterli kaynak ayıramaması günümüz devlet anlayışında karşılaşılan bir diğer problem olmuştur. Devlet asli fonksiyonlarını çoğu kez ihmal etmekte, kendisine siyasi çıkar sağlayabilecek tali fonksiyonlara ağırlık verebilmektedir. Devletin her şeyden önce asli fonksiyonlarını tam olarak yerine getirmesi maliyet olarak çok pahalı olmakla birlikte, siyasi alanda iktidar partilerine prestij sağlayabilecek ve muhalefet partilerine karşı haksız rekabet unsuru olarak kullanılabilecek nitelikte değildir. Ayrıca buralara yeterince kaynak ayrılması, popülist harcama inisiyatiflerini kısıtlayıcı bir durumu ortaya çıkarabilmektedir. Bunun bir diğer sebebi de geçmişte yoğun olarak uygulanmış popülist harcama politikaları bugün imkanları daraltmış ve bu asli hizmetlerin sunumunu güçleştirmiş de olabilir. Sonuç olarak devlet asli fonksiyonlarına yeterli harcama tahsisi yapmamakta ya da yapamamaktadır. Harcama yapısı devletin asli görevi olan sosyal mal üretiminden hızla transferlere yani tahsis ve istikrar fonksiyonundan bölüşüme doğru kaymaktadır. Kamu sektörü aşırı büyük olmasına rağmen sosyal mal üretimine yeterince kaynak ayıramamakta bölüşüm amaçlı açık ya da gizli transferlerin ağırlığı artmakta ve kamu sektöründeki harcamalarda israf olduğu kanısı uyanmaktadır. Devletin asli görevi olmayan pek çok hizmet, popülizm adına, maliyetlerinin ve piyasa gereklerinin çok altında veya karşılıksız olarak sunulmaktadır. Ortaya çıkan açıklar, kamu gelirleri içerisinde borçlanmanın ağırlığını arttırmakta ve etkisi itibariyle yükün gelecek nesillere doğru kaydırılmasını ortaya çıkartmaktadır.